ASENA BÜŞRA

Tanım

ÜLKÜCÜ HAREKET ENGELLENEMEZZZ!!!!


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım

Kategoriler


   (ÜLKÜCÜ ŞEHİT) GÜN SAZAK--27 MAYIS 1980
1932 Yılında Eskişehir‘in
Sazak Köyünde doğdu.
Amerika’da Ziraat tahsili gördü
Bir süre çiftçilik yaptı .
Sonra inşaat işlerine başladı.
Yüksel inşaatı kurdu.
Başbuğun isteğiyle siyasete girdi
2. MC Hükümetinde Gümrük ve
Tekel Bakanlığı yaptı.
Fenerbahçe Kulübünde Başkanlık
Yapan Güven Sazak Kardeşi,
57. Hükümet Döneminde
Genel Başkan
Yardımcılığı ve
Eskişehir Milletvekilliği
Süleyman Servet Sazak oğludur.
 
1980 yılının 27 Mayıs günü eşi ile gittiği bir ziyaretten dönüp
Arabadan eşyalarını indirirken komünist uşaklar tarafından
çapraz ateşe tutuldu, Hastaneye kaldırılırken yolda
Şehadete erdi.
 
Cenazesi Ankara
Hacı Bayram Camisinde
Kılınan namazdan sonra
Eskişehir’in Sazak
Köyünde defnedildi.
     ERTUĞRUL DURSUN ÖNKUZU---23 ARALIK 1970
Tokat’ ın Zile ilçesinde doğdu
Şehit edildiğinde Ankara’ da Erkek Teknik
Yüksek Öğretmen Okulunda okuyordu
Okul hain Komünistlerce işgal edildi
Önkuzu ile beraber üç ülkücü rehin alındı
Dursun Önkuzu’ ya  aç susuz üç gün işkence edildi
Ciğerlerine Pompa ile hava basılıp
okulun dördüncü katından atılarak şehit edildi
 
Emniyet Önkuzu’ ya cenaze töreni yaptırmamak
için her türlü yola başvurdu
Cenazeyi teslim etmediler
Teslim almaya gelen Ülkücüleri tutukladılar
Ancak tüm baskılara rağmen Mahşeri bir kalabalıkla
Memleketinde defnedildi
 ALİ BÜLENT ORKAN--13 AĞUSTOS 1982
Ali Bülent Orkan
13 Ağustos 1982 Cuma günü sabaha karşı
   Ankara Ulucanlar cezaevi'nde asılarak şehit edildi
Mübarek bedeni Ankara Karşıyaka
Asri mezarlığı’na defnedildi
Ruhu şad makamı cennet ...
 CENGİZ BAKTEMUR---2 MAYIS 1982
2.5.1982 Malatya’nın Doğanşehir ilçesine
bağlı Polat köyünden olup 20 yaşındaydı
Liseyi yeni bitirmişti. Doğanşehir’de meydana gelen
 bir olaya adı karıştığı için tutuklanıp cezaevine kapatıldı
ve 12 Eylül Mahkemeleri’nde yargılanarak idam
 cezasına mahkum edildi
2 Mayıs günü, sabahın erken saatlerinde
Elazığ Kapalı Cezaevi’nde asılarak şehit edildi
 Cenazesi, Doğanşehir Mezarlığı’na defnedildi
Şehadete hazır olan Cengiz’e usulen son arzusunu sordular
-Bir bayrak ve Kur’an-ı Kerim istiyorum!!!
Ortalık bir anda hareketlendi.
Az sonra birisi, elinde bir Kur’an-ı Kerim ile geldi
Cengiz, Kur’an-ı aldı ve 3 kere öpüp başına koydu.
 Sakin bir edayla dürülü olan bayrağı açan Cengiz,
iki eliyle kenarlarından tuttuğu bayrağı göğsü hizasına
kadar kaldırarak ileri uzattı ve sesli olarak:
-Ey benim şerefli bayrağım...
Ben seni dalgalandırmak için çok mücadele ettim
 ama seni dalgalandırmaya gücüm yetmedi...
dedikten sonra öpüp başına koydu 
İKİ KERE ASTILAR CENGİZİ 
Cellat tabureye tekmeyi vurup kaçtı
Anlaşılmaz bir hırıltı kapladı ortalığı...
Cengiz hala can çekişiyordu.
İçlerinden biri, avazının çıktığı kadar bağırdı:
-Böyle bir işkence olamaz ... Tutun lan, kaldırın..!
İki asker Cengiz’i ayaklarından tutup havaya kaldırdılar.
Az sonra bir köşeye sinmiş olan cellat bulunup geri getirildi
bu defa ipi Cengiz’in boynuna tam geçirmesi söylendi.
Ve... cellat, tekrar tabureye tekme attı...
Cengiz, yağlı urganın ucunda hafif hafif sallanırken
güneş ışıkları da ufuğu aydınlatmaya başlamıştı.

Tarih: 12:59, 24/6/2006
Yorum (6) | Yorum yaz | Bağlantı

                 ÜLKÜ YOLUNDA İLK ŞEHİT

      RUHİ KILIÇKIRAN (4 OCAK 1968)

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
2. Sınıfta okuyordu.22 yaşındaydı
 Ramazanda iftarını yaptıktan
Sonra yurdun kantininde otururken Komünistlerce
Şehit edildi. Memleketi Osmaniye’de defnedildi
Ruhu Şad  Mekanı  Cennet…

Tarih: 12:36, 24/6/2006
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

3 Mayıs 1944 Milliyetçilik Olayları "

Milliyetçilik, tüm dünya milletleri arasında geçen mücadelede, sosyal yapıdaki en büyük silah ve güç olma özelliğini korurken, Türk milliyetçileri 3 Mayıs 1944 günü devletin resmi yetkilileri tarafından her türlü işkence ve zulümle yargılanmışlardır.

 

Türk Milliyetçilerinin varlık sebebi, Türk Milletinin bütünlüğünü, birliğini ve milli kimliğini savunmak esaslıdır. Bu anlamda Cumhuriyetimizin kuruluşu bir Milli Mücadele olarak Türk Milliyetçilerinin eseridir. Kendi vatanında, milletine olan bağlılığı en açık ve berrak şekilde ifade eden insanlar maalesef bu sevgisinin bedelini en ağır şekilde 3 Mayıs 1944'de ödemişlerdir.

        Fakat Türk milletini her türlü emperyalizmden korumak için; varlıklarını, her yönü ile ortaya sunan Türk Milliyetçilerinin verdikleri mücadele bugün net bir şekilde anlaşılmaktadır. Dün Türk milliyetçilerini en ağır şekilde eleştirenler, şimdilerde ise onlara hak vermenin mecburiyetini yaşamaktadırlar.

 

Bugün Türkiye, etnik milliyetçilikleri körükleyen ve Türk Kimliğini her fırsatta reddeden bir siyasi anlayışla temsil edilmektedir. Türk Milliyetçileri bugün, teslimiyetçi-gayrı milli politikalara karşı yine Yüce Türk Milletinin hizmetindedir. “Lider Ülke Türkiye” hedefi ile Türk Milliyetçileri herkese ve her şeye rağmen, milleti ile beraber bu mücadeleyi kazanacaktır.

 

Bu duygu ve düşüncelerle, Türklük bayrağını her türlü engellemeye karşı dalgalandırmayı kendilerine hayat felsefesi edinmiş olan ülkü devleri, başta Başbuğumuz Alparslan Türkeş, H.Nihal Atsız, Orhan Şaik Gökyay, Necdet Sançar, Fethi Tevetoğlu, Zeki Velidi Togan, Muzaffer Eriş, İsmet Tümtürk ve daha birçok Türk milliyetçisini rahmet ve minnetle anıyoruz. 3 Mayıs 1944 Milliyetçilik Olaylarının 62.yıl dönümünde Türk Milletinin mutlu ve huzurlu günlerde varolması dileklerimizle önümüzdeki yılların Türklük adına başarılarla dolu olmasını temenni ediyoruz.

 

Türklüğü etken ve egemen kılma gayret ve ümidiyle tüm Türk Milliyetçilerinin bayramını kutluyoruz.

 

TANRI TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN.

 


Tarih: 01:43, 2/6/2006
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

TURK-TURAN TARİH DUSUNCESİ

Türk tarihinin Kavimler göçünden önceki (M.S.IV.yüzyıl ortalarına kadar) en eski çağları henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Türk kavimleri devlet kuran, mükemmel teşkilâtı olan, yapıcı ve yaratıcı bir unsur olarak dünya tarihinde çok erkenden kendilerini göstermişlerdir.

Türk ilinde geçmişlerde meydana gelen olaylar Türk milletinin her bakımdan büyük bir millet olduğunu göstermek için esaslı bir delil teşkil etmektedir. Türk kavimleri tarih sahnesine çıkalı hem devlet teşkilâtı hem disiplinli hayat ve askerî teşkilât bakımından en yüksek mertebeye ulaştıklarını daima göstermişlerdir.

Tarihî şartların icabı olarak Türk kavimlerinin bir kısmı göçebe olmakla beraber, ziraatla meşgul olarak yerleşik hayata geçip ticaret ve sanatla uğraşarak şehirlerde yaşayan Türk zümrelerine de çok dönemlerde tesadüf edilmektedir. Bu bakımdan Türkler'in eski çağlarını yalnız''göçebe bir zümre'' sanmak doğru değildir.

Eski Türkeli'nin büyük bir sahası bozkır olması itibariyle bura ahalisinin mühim bir kısmı tabiî şartlara uygun olarak göçebe hayatı geçirmek mecburiyetinde kalmıştır. Türkler'in kurdukları gerek ''göçebe'' ve gerek “yerleşik” devletlerin, kuvvetli şahsiyetler ve mükemmel teşkilatlar sayesinde büyük faaliyetler gösterdiği, yerine ve sırasına göre hayatın her sahasında gayet verimli işler icra ettiğini görüyoruz.

Bu sebeple Türkler, büyük askeri devletler vücuda getirildiği gibi, ticaret, iktisat ve kültür merkezleri yaratan gayet mühim Türk devletlerini veya zümrelerini tarihler kaydetmektedir.



TÜRK TURAN TARİHİ DÜŞÜNCESİ

Tarih boyunca birçok Türk devleti kurulmuş, bunların bazıları süper güç (cihan devleti) olarak dünyaya hükmetmiştir. Fakat hemen belirtelim ki, ayrı ayrı isimler taşıyan bu devletler, aslında bir tek devletin, Türk Devleti'nin devamı idiler. Değişik adlarla anılmaları, kurucularının, hanedanlarının, beylerinin adlarını devlet adıyla bir tutmalarından ileri geliyordu. Bazen aynı dönemde birkaç Türk devletinin bulunduğunu, hatta bunların birbirleriyle üstünlük kurma savaşı yaptıklarını da görüyoruz. Bu durum başka milletlerin tarihlerinde de görülür. Şu farkla ki, bu milletler zaman zaman varlıklarını devlet olarak koruyamadıkları halde, tarih boyunca en az bir bağımsız Türk devleti daima bulunmuştur.

"Türk devletleri" deyimi için bu kısa açıklamadan sonra şu hususu da belirtmek isteriz:Türk devletlerinin sayısı Cumhurbaşkanlığı forsunda simgelenen Türk devletleri, belki Türk tarihinin en parlak yıldızları idi, ama tarihimizin parlak yıldızları bunlardan ibaret değildir. Bu yıldızların ilki olarak gösterilen Asya Hun İmparatorluğu da şüphesiz ilk Türk devleti değildi. Fakat yakın zamana kadar yazılı belgeler bize Türk tarihini ancak Hun Türkleri'nden başlatacak kadar bilgi vermektedir.

Gerek İslâm öncesi, gerek zamanımıza kadar devam eden İslâmî devirde, değişik adlarla tarihte yer alan Türk devletlerinin sayısı 110'dan fazladır. Bunların 15'i büyük hakanlık (imparatorluk), 38'i imparatorluk olmayan devlet, 34'i beylik, 4'ü atabeylik, 17'si hanlıktır. Ayrıca 1918'den bu yana kurulan Türk cumhuriyetlerini de sayıyoruz ki, bunların sonuncusu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'dir.

Hakanlık, beylik, atabeylik, gibi devlet şekilleri başka milletlerde pek görülmez. Başka milletlerin de buna benzer siyasî kuruluşları elbette vardır ama birçok bakımdan farklılık gösterirler.

Türklerin birçok devleti ve çeşitli kavimleri hakimiyetleri altına alarak kurdukları büyük devletlere Hakanlık ya da kısaca İl veya El denirdi. İmparatorluk halini almamış devletler de bazen yine "İl" veya "El" genel adıyla anılırdı.

İmparatorluk haline gelmiş Türk devleti, meselâ Hun imparatorluğu, geniş coğrafî bölgeleri ve çeşitli toplulukları daha iyi yönetmek için "Doğu Hakanlığı" ve "Batı Hakanlığı" olarak ikiye ayrılırdı.Teorik olarak en büyük hükümdar Doğu Türk Eli'nin Hakanı idi ve Batı Türk Eli'nin hakanı ona tâbi olurdu. Her iki hakanlığın yönetiminde Türk olmayan milletler de vardı. Bu idarî bölünme Gök-Türk'lerde de görülür. M.Ö. 2. yüzyılda Asya Hun İmparatorluğu'nda Türk hâkimiyetine giren yabancı devletlerin sayısı 26, Attila zamanında (M.S. 5. yüzyıl) Batı Hunlarına bağlı çeşitli yabancı milletlerin sayısı ise 35 kadardı.

"BEYLİK" ler, hakana tâbi idiler ama, sınırları belli bir araziye sahiptiler ve aslî unsuru Türkler oluştururdu. Kendi sınırları içinde tam bağımsız idiler. Yalnız savaşlarda hakana yardım ederler, diğer zamanlarda da vergi verirlerdi: Karluk Beyliği, Tolunlular Beyliği, Saltuklu Beyliği, Karamanoğulları Beyliği, Aydınoğulları Beyliği... vb. Bazen beylikler çok büyüyüp gelişir ve hakanlık zayıflayıp çöktüğü zaman onun yerini alırdı. Meselâ bir Selçuk Bey, bir Osman Bey çıkar, kendi adları ile anılan beylikleri yine kendi adları ile anılan imparatorluklar haline getirirlerdi.

"ATABEYLİK" de başka milletlerin tarihinde pek görülmez. Atabey, hükümdarların çocuklarını, küçük tiginleri, yani küçük prensleri eğiten, uzak bölgelere tecrübe kazanmaları için gönderilen bu hükümdar çocuklarına öğretmenlik, naiplik yapan bilge kişilere verilen bir ünvandı. Bunlardan bazıları, özellikle merkeze uzak yerde olanlar, devlet zayıfladığı zaman bulundukları yerin idaresini kendi ellerine alır, bağımsızlıklarını ilan ederlerdi. Meselâ Tuğteğinliler ve Böriler Suriye Atabeyliği'ni, İl-Denizliler Azerbaycan Atabeyliği'ni kurmuşlardı.

"HANLIK"lar daha çok Altın-Ordu devletinin dağılmasından sonra meydana çıkmış siyasî yapılardı. Timur, Ozbekistan'ı aldıktan sonra Altın Ordu devleti dağılmış ve Kıpçak bozkırlarında yaşayan, hanedana mensup yöneticiler arasında taht mücadelesi, hükümdarlık mücadelesi başlamış, mücadeleyi yapanlar ya da kazananlar, kendilerine, eski Türk devletinin hakanlarını temsil etmek için "Han" veya "Kağan" ; kurdukları devlete de "Hanlık" demişlerdir: Kazan Hanlığı, Özbek Hanlığı, Kırım Hanlığı, Buhara Hanlığı, Kaşgar-Turfan Hanlığı... gibi.

Hun İmparatorluğu'ndan önce de Türk devletleri kurulmuş olduğu muhakkaktır, fakat belge ve kaynak yetersizliğinden bunların varlığını ancak Asya Hun imparatorluğu'ndan itibaren takip edilebilmekteyiz.


 

 


Tarih: 01:35, 2/6/2006
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

Kızıl Elma / Turan


Türkler, özellikle Oğuz Türkleri arasında cihan hâkimiyetinin sembolü olarak ifadesini bulmuş bir mefhum veya mefkuredir. Kızılelma, Türklerin yaşadıkları bölgeye göre batı yönünde ulaşılması gereken bazen bir belde, bazen de bir ülkedeki taht veya mabet üzerinde parıldayan veya cihan hâkimiyetini temsil eden som altından yapılmış kızıl renkli altın bir yuvarlak yahut top olarak tahayyül edilmektedir. Bu altın top bazen zaferin işareti, bazen hâkimiyetin sembolü, bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen yerin sembolü olarak ifade olunmuştur. Türklerde çok eski inanç ve töreye dayanan Kızılelma, Türkistan sahasından Hazar denizinin doğusundan gelen Oğuzların, Hazar kağanının ipek çadırının üzerinde hâkimiyetin ifadesi olarak bulunan altın top (Kızılelma'yı) ele geçirmeyi ülkü edinmişler. Buradan İran'da hüküm süren Türk boylarına, oradan da Osmanlılara geçmiştir. Osmanlı Türk devletinin Macaristan'da bulunan Kızılelma'yı bulup ele geçirmelerinden sonra fethetmek istedikleri yerlerde bir Kızılelma'nın varlığına inandığı ve bu uğurda mücadele ettiği görülmektedir.

Türkler, inandıkları Tek Tanrı'nın dünya hâkimiyetini kendilerine ihsan ettiğine iman etmişlerdi. Bunu Bilge Kağan'ın ; "Tanrı irade ettiği için tahta oturdum; dört yandaki milletleri nizama soktum" sözlerinden de anlamaktayız. Yine Bilge Kağan'ın ağzından Türk imanı şöyle ifade edilmekteydi; Türk Tanrısı, milleti yok olmasın diye babam İlteriş Kağan'ı ve anam İl Bilge Hatun'u gökten tutup yükseltmiştir.

Oğuz Kağan'ın doğumundan itibaren ilâhî bir nurla beslendiği tarihî ve efsanevî kaynaklarda yer almaktadır. Oğuz Kağan'ın Tanrı tarafından ilâhî kudretle teçhiz edilmesinin yanında yardımcısı ve rehberi de aynı kaynaktan beslenmiştir. Gökten indirilmiş Gök-Börü (Bozkurt) Oğuz'un seferleri sırasında ona kılavuzluk yapar. Oğuz Destanı'nda geçen şu mısralar bunu en güzel şekilde izah etmektedir:

"Ben sizlere oldum kağan
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan
Bozkurt olsun bize uran"

 

Turdı Han'ın 598 yılında Bizans İmparatoru Maurikianur'a gönderdiği mektupta geçen ; "Dünyada yedi iklimin efendisi ve yedi ırkın kağanı..." ibaresi ile Tuna Bulgarlarının hanı Melemir Han'ın kendisi ve şahsında ifadesini bulan Türkler için kullandığı; "Tanrı tarafından gönderilmiş Tanrı'ya benzer Melemir Han..." ifadesi Türk milletinin İslâmiyet'ten önceki dönemde Tanrı tarafından kutlu kılınmış olduğu inancını göstermektedir. Bu ve buna benzer çeşitli inançlar, Türklerin İslâmiyet'i kabul etmelerinden sonra da devam etmiştir. Kendilerini Tanrı tarafından dünya nizamını sağlamak için gönderildiklerine inanmışlardır. Zira Türk insanının mücadeleci ruhu ve cihan hâkimiyeti ülküsü İslâmî inanışa da uygundu. İslamiyet'ten önce kahramanlara verilen alp'lik unvanı, İslâmiyet'ten sonraki dönemlerde alp-eren şeklini alıyor, böyle hayat buluyordu. "Benim Türk adını verdiğim ve şarkta yerleştirdiğim bir ordum vardır. Bir kavme gazaplandığım zaman onları o kavmin üzerine saldırtırım" mealindeki hadis-i kutsi, İslâm dünyasında Türkler hakkında söylenen rivayet ve kehanetlere örnektir. Hz.Muhammed'in ; "Horasan'da Arap olmayan, güzel yüzlü hâkim bir insan zuhur edecek; onun adı da benimki gibi Muhammed olacak ve Büveyhilerin baskısına son verecektir. Horasan'dan Büyük Dervazat'a kadar fetihler yapacak. Irak, İran ve Mekke hutbelerinde adı okunacaktır " mealindeki hadis ile "Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız" mealindeki hadisler bütün İslâm dünyasında dilden dile yayılmaktaydı. Türkler, gerek İslâmiyet'ten önceki GökTanrı inancı zamanında, gerek İslâmî dönemde kendilerinin Tanrı tarafından dünyaya hükmetme ve adaleti sağlamak için yaratıldıklarına ve hayat felsefesinin bu düşünce ile şekillenmesi gereğine inanmışlardır. Eski dönemlerden itibaren dünya nizamını sağlamak üzere mücadele eden Türk milleti, İslâmiyet'i kabul ederek maddî ve manevî yönden bir yükselişe erişmişlerdir. İdeallerini, kendilerinin dünya nizamını sağlama ülkülerini bu iman kaynağından beslemişlerdir. Bu kaynak Kızılelma'nın manevi yönünü teşkil eder. Tarih ilminin tespit ettiği ve kendine mahsus ileri bir kültür örneği olan Bozkır kültürü , M.Ö. 1500-1700 yılları arsında teşekkül eden ve yaşayan örnek bir kültür olarak bilinmektedir. Atın ehlileştirilmesi ve demirin ileri bir teknikle işlenmesi bu kültürün önemli özelliğidir.

Mücadeleci bir yapıya sahip olan Türk milleti, bunun gereği olarak ihtiyaçları ölçüsünde seyyar evler, hastaneler ve eğitim kurumlan yapıyorlardı. Bu hâl onların kolay hareket etmelerine, mekân değiştirmelerine imkân sağlıyordu. Bunun yanında medeniyetin ölçüsü sayılan giyinme, en pratik ve en kullanışlı seviyededir.

Madde ile ruh, mazi ile hâl ve muhafazakârlık ile inkılâpçılık , Türk insanının yapısında öyle kaynaşmıştır ki, bu kaynaşmanın eseri, siyasî, içtimaî ve hukukî nizam, Türk devletlerinin ihtişamında belirerek yüzyıllarca yaşamış ve milletin yaşamasını sağlamıştır. Bu birleşme, Türk milletinin sosyal yapısı ile yakından ilgilidir. Sosyal yapının çekirdeği olan ailenin sağlam olması, bunun uruğ, boy, budun şeklinde teşkilâtlanması, buradan devletin doğmasına ve devlet kanalıyla bir milletin ideallerini gerçekleştirmesi sonucunu getirmektedir. Aile, uruğ, boy ve il (Devlet)in sağlam teşkilâtlanması bir yandan millî ideallerin ve mefkurelerin birliğini sağlıyor, bir yandan da Türk ruhundaki dinamizm ve hürriyet fikrinden olsa gerek, büyük devletlerin kurulması yanında parçalanmayı da beraberinde getiriyordu. Bu tarz katı devletçilik şekli, âdeta kendi arasında bir yarışa zemin hazırlıyor, Türkün Kızılelma'ya gitmesini daha da dinamik kılıyordu. Türk milletinin sosyal yapısı, sosyal yapıyı ayakta tutan maddî ve manevî dinamikler, onların Kızılelmaya yol almalarını gerektirmekteydi. Binlerce yıldan beri milletin şuuraltına yerleşen bu duygu, tarihî dönemler itibariyle yeniden zuhur ediyor, yeniden millete hayat veriyordu. Onların hayata sıkı sıkıya bağlanmalarını ve kendi dinamiklerini korumalarını sağlıyordu. Oğuz Han'dan Alparslan Türkeş'e kadar Kızılelma ülküsü Türk milletinin var olma ve idare etme idealinin en üst -seviyede olmasına işaret saytlır. Oğuz Kağan, hâkimiyetin sembolü olarak altın evini kurar, altın evin kurulmasından sonra sefere çıkar. Bunlardan ilki Hint seferidir. Hint ve Çin ülkelerini topraklarına katan Oğuz Han'ın elde etmek istediği Pekin Kızılelması'dır. Tarihçiler Çin'in (Pekin) Kızılelma olarak telâkki edildiği konusunda ittifak etmişlerdir. Karanlıklar ülkesi, Çin ve Hint ile bütün Orta Doğu ve Kafkasları birleştiren ve burada hâkimiyet tesis eden Oğuz'dan sonra Hunlar tarih sahnesine çıkarlar. Batılıların Tanrının Kılıcı diye isimlendirdiği Atilla'nın hedefi batıdır. Ares Kılıcı olarak isimlendirilen dünya hâkimiyetinin vasıtası olan kılıç, Atilla'nın Kızılelma olarak batıyı seçmesine vesile olmuştur.

Abdalan-ı Rum, alp eren Şeyh Edebali ve onun damatları Osman Gazi ile Tursun Fakı...Oğuz'un Anadolu'daki Korkut Atasıdır.

Osman Gazi'ye Selçuklunun bittiğini belirtir ve "Ona sultanlık veren Tanrı bana hanlık verdi. Eğer minneti şu sancak ise ben kendi sancağımı götürüp uğraştım. Eğer o, ben Al-i Selçukum derse ben de Gök Alp (Oğuz Han) oğluyum" dedirtir. Osmanlı Türk Devleti bu düşünceler üzerine kurulduktan sonra Kızılelma denilen büyük idealde açılım kazanır. Osmanlının ilk Kızılelması, Anadolu'da beylikler dönemine son verip Türk birliğini sağlamak olmuştur. Bunun için çeşitli mücadelelere girişen Osmanlılar, kardeş katline kadar varan büyük fedakârlıklar göstermekten çekinmezler. Gerek iç mücadeleler, gerek Moğol istilâsı bir yandan sıkıntıları getirirken, bir yandan da büyük ideallerin gerçekleşmesi için dinamik bir güç oluşturur. Sadece Türk milleti için değil, dünyadaki bütün milletler için kavşak noktası olarak bilinen ve kendine mahsus özellikleri haiz olan İstanbul, Osmanlının büyük Kızılelması olarak görülür. Hakkında çeşitli rivayetlerin düden dile dolaştığı İstanbul, Fatih Sultan Mehmet'in dahiyane idare ve olağanüstü iradesiyle Türklerin hâkimiyetine girer. Hz.Muhammed'in; "İstanbul muhakkak feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onun askerlerine ne güzel askerlerdir" hadisi ile müjdelenen ideal, hayata geçirilir. İstanbul'un fethine kadar anlatılan,, ancak İstanbul'un fethi ile olgunlaşan Kızılelma , Türk'ün dünyaya hâkim olma duygusunun bir ifadesi olarak hayata geçmiştir. Evliya Çelebi, Hz.Muhammed'in doğumunda ateş-gedelerin sönmesi ve Tak-ı Kisra'nın sükûtu gibi harikulade hadiseleri anlatırken Ayasofya kubbesiyle birlikte İstanbul Kızılelmasının düştüğünü zikretmektedir.

İstanbul'un fethinden sonra Türk milleti için Kızılelma Roma'ya, St.Pierre'nin kubbesine taşınır. Burası Katolik dünyasının kalbidir. Türklerin hedefi artık Roma'dır. Zira Fatih döneminde yapılan Otronto(İtalya) seferinin sebebi de budur. Roma Kızılelmasının düşürülmesidir. Atilla'dan sonra Roma'yı düşürmek Osmanlı Türklerinin büyük hedefleri arasındadır. Bir efsane Kızılelmanın Roma'ya taşındığını anlatır ve Türk'ü Roma'ya koşturur. Efsaneye göre, Kızılelma, Dağıstan'dan I.Anuşirvan tarafından İran hazinesine konulmuş, oradan da Roma'ya kaçırılmıştır. Bu anlatım tarihî kaynaklarda yer almaktadır. Bundan başka çeşitli mektup örnekleri, elden ele dolaşarak Türkleri Kızılelma'ya (Roma) davet eder. Bir başka Kızılelma ise Macaristan'dır.

Kızılelma, tarihimizde Türk birliği olarak da telâkki edilmiştir. Azerbaycan sahasından Ahunzade Mirza Feth Ali Bey'in yaktığı dilde Türkçülük meşalesi. İstanbul'dan eğitim sahasında Süleyman Paşa tarafından yakılmaya devam edilmiştir. Buharalı Şeyh Süleyman Efendi'nin İstanbul'a taşıdığı Türk birliği fikri, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Cevdet Paşa, Şemseddin Sami, Necip Asım Bey ve Veled Çelebi tarafından yaşatılmaya başlanmıştır. Özellikle 19. yüzyılın sonunda 1898 yılında Türk-Yunan savaşının olması, Türkiye'de Türkçülük fikrinin daha süratli kabul görmesini sağlamıştır. Dönemin aydınlan, bir yandan Selanik'te Genç Kalemler hareketim başlatırken, bir yandan da İstanbul'da Türk Derneğini kuruyorlardı. 1908 yılında kurulan bu derneği, aynı gayeleri takip eden Türk Yurdu izliyordu( 1911). Türk milletinin tarihini, dilini, edebiyatını, etnolojisini,sosyal ve siyasî problemlerini araştırmak ve halletmek gayesini güden bu demeğin faaliyetleri kesintisiz olarak 1933 yılına kadar devam edecektir. Emrullah Efendi, Bursalı Tahir, Ziya Gökalp, Tunalı Hilmi, Ağaoğlu Hikmet gibi şahsiyetlerin omuzlarında gelişen Türkçülük cereyanı, 1900'lü yılların başından itibaren yanına siyasî ve askerî kesimlerden de destek almak suretiyle olgunluk kazandı.

Ziya Gökalp'in fikri birikimi, Türkçü düşüncenin merkezinde yer almasını sağladı. 1920 yılında kurulan Türkiye Devleti, bu fikri birikimin ürünü olarak tarihteki yerini aldı. Kızılelmanın Turan olarak şekillendiği bu dönemin en büyük ve ilk safhası olan Türkiye Devleti kuruldu. Zira Turancılık üç aşamalı bir fikir sistemi olarak ortaya atılmıştır. Bunlar sırasıyla, Türkiyecilik, Oğuzculuk (Türkmencilik) ve Turan (Türk Birliği)dır. Turan Devleti fikrinin savunucularından biri olan Ömer Seyfettin, devletin yönetim şekli olarak İlhanlığı teklif eder. Aynı fikrin sonraki temsilcilerinden biri olan Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Devleti olarak isimlendirilir. 1920'de tamamen Türk millî düşüncesi üzerine kurulan yeni Türkiye Devleti, ikinci Dünya Savaşı'na kadar bu temel felsefe üzerinde hayatiyet bulur. 1940'h yıllarda iyici filizlenen bu düşünce, döneminde birçok şahsiyetin yetişmesine ve fikrin yayılmasına vesile olur. Kızılelmanın Türk milletinin manevî besini olduğunu söyleyerek bunu Turan fikri ile kuvvetlendiren Nihal Atsız ve 1960'lı yıllardan itibaren Kızılelma, Turan fikrini Türk politik çevrelerine taşıyan ve doktriner bir çehresi olan Alparslan Türkeş. ..Millî devlet-güçlü iktidar sloganıyla kitlelere aktarılan düşüncenin ilk safhası güçlü bir Türkiye Devleti idealidir. Tamamen inkılâpçı bir ruha sahip olan siyasî görüş, Dokuz Işık doktrini ile güçlü ve bulunduğu konumda çevresinin güç odağı olan Türkiye Devleti'ni gerçekleştirmek gayretindedir. Nitekim yüzyılımızın son çeyreğinde dünyada olan gelişmeler bu fikrî ve siyasî görüşün haklılığını ispat etmektedir. Milî ülkü olan Kızılelma, Türk birliğinin, yani Turan'in tesisidir. Bunun birinci dönemi bağımsızlık, ikinci dönemi birlik, üçüncü dönemi ise fetihler dönemidir. Buradan hareketle denilebilir ki, tarihî dönemlerden itibaren tecrübelerle sabit olan Türk birliği fikri, günümüzde yemden hayat bulmuştur. Özellikle yetmiş yılı aşkın bir süredir Rus egemenliğinde yaşayan Türk gruplarının bağımsız devletler olarak dünya devletleri içinde yer almaları, başka Türk gruplarının şimdilik federasyon yapısı içinde yan bağımsız olmaları ile başta Türkiye ile olmak üzere Türk devlet ve toplulukları arasında başlayan iş birliği, Türk'ün Kızılelması olan Turan'a giden bir yol olarak görülmektedir. Ulaşılması gereken hedef, mefkure olarak anılan Kızılelma, zaman zaman coğrafî yerlere isim olarak verilmiştir. Bu yer veya varılması gerekli coğrafyalar Macaristan, İstanbul, Roma, Endülüs, Viyana gibi beldeler olmuştur. Ancak sadece coğrafî yer, ulaşılması, fethedilmesi gerekli belde olmaktan çok, Kızılelma, Türk milletinin hedefi olarak zihinlerde yer etmiştir. Zaman zaman bir devlet olma ideali olan Kızılelma, çoğu kez Türk birliği idealinin ismi olmuştur. Bugün de Türk milletinin birleşme ideali, Turan Devlet fikri olarak yaşamaktadır < İsmet ÇETİN, Kızılelma, Ankara 1997., Bunun yanı sıra Kızılelma ile ilgili olarak şu eserlere bakılabilir. Arın Engin, Kızılelma, İstanbul, 1966.; Ziya Gökalp, Kızılelma, (Haz.Hikmet Tanyu), Ankara, 1976>.

Görüldüğü gibi Kızılelma konusunda netice olarak şu söylenebilir; "Türkler için Kızılelma, üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan idealler veya hayallerdir."

 


Tarih: 04:56, 1/6/2006
Yorum (11) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->